“Biranne.com“dan alıntıdır.
Sonunda oldu… Ben artık bir babaanneyim… Ama öyle düz bir torun ve babaannesi olamaz… Torunum Rüzgar Kaan dünyanın dokuzuncu harikası ve ben de süper babaanneyim işte… Aşağısı kurtarmaz… 😀
Geçtiğimiz hafta Selimpaşa’ya gidişimizden vazgeçtik. Kızım ve oğlum bizde kaldı, ertesi gün Rüzgar Kaan‘ın gelişini izlemekte olan doktoruna gittik. Rüzgar Kaan‘ın gelişine aslında günler vardı ama doktoru onun acele edebileceğini söyledi. Biz yine de onun tezcanlı olmayacağını umarak tatil planları yaptık.
Bu hafta Selimpaşa benim için artık ertelenemezdi. Hafta sonu yazlıkçıların da eklentisiyle oluşan konvoy trafikte yol alarak gecenin bir yarısı vardık da. Hemen sahile gidip geçen hafta kaçırdığım dolunayın yarım kalanını izlemeye indik. Gecenin kalan yarısını da aşıp mis gibi serin serin oturduk. Sabah ne yapacağız planlarıyla eve çıktık. Yatmak için oyalanırken haydaaa!!! Rüzgar Kaan yola çıkmamış mı? Tabii ki de Selimpaşa’ya değil!!!
Sabaha dek gezegenimize “merhaba” ne zaman diyecek diye telefon başında bekleştik durduk. Oysa kızıma “Sen merak etme, hastane iki adım ötemizde” diyen de bendim ama bu kez hastaneye 75 km. uzakta olan da bendim. Beyefendi 03.25 te “merhaba” demişti demesine de annesinden haber bekle, fotoğrafları gelsin diye uğraş ve yetmedi iyi haberlerini aldın , yat uyu işte yerine… Bu kez “kime benziyor?” diye fikir teatisi yap. İyi oldu bize, sabah ezanını da duyduk.
Daha uyudum mu uyumadım mı bilmiyorken, telefonlar gelmeye başladı. Taze baba sanki dünya onun çocuğunun doğmasını bekliyormuş gibi herkese açıp haber vermiş, cumartesi gününün köründe ve millet öç alır gibi bize geri dönüş yapmakta… İyi oldu, gelir misin tatile?
Daha çantalardaki iki pılı pırtıyı çıkaramadan dönüşe geçtik tabii ki biz. Yolda yine telefonlardaki resimlere bakılıyor, kime benzediği tahminleri uçuşuyor ve arada yine taze babaya telefon açılıp bebişko soruluyor “Ne yapıyor?” diye. Ne yapacaksa artık birkaç saatlik bebek? Ne yapmasını bekliyorsak? 🙂
Sonunda çantalarımızla eve bile geçmeden hastanede aldık soluğu. Allah’ım nasıl şeker bir bebek bu? Bana mı öyle gelmekte yoksa, hani “kuzguna yavrusu şahin gözükür” örneği? Yok valla, ağzı burnu hokka gibi yerli yerinde… Pek sevdim ben bu bebişkoyu…
İnsan kendi çocuğunu kucağına aldığında ağrısından, sızısından, şaşkınlığından anlayamıyor sanırım bu mucizeyi. Şimdi uzak/yakından bakarken iyice ayrımına varılıyor. O eller, ayaklar… Minicik bir varlıkta, minyatür olarak her uzvun oluyor olması şaşkınlık uyandırıyor. İlk kez görüyormuşçasına bakakalıyorsunuz, Allah’ın yüceliğine bir kez daha tanık oluyorsunuz. Sanırım artık yalnızca bakmıyor, görüyor olmanızla ilintili bir durum.
İster istemez geriye gidiyor insan “İlk çocuğumda nasıl duygular içindeydim?” diyerek. Değil ilki ikincisini bile anımsayamıyorum netlikle. Öyle bir koşuşturmaca ki tek başına… Yalnızca sağlıklı ve düzgün birer çocuk olmaları için verdiğim uğraşları anımsayabiliyorum. Şöyle arkama yaslanıp da “mucizelere tanıklık etmişliğim” aklıma düşemiyor. Doktorun dedikleri ve elimde gezdirdiğim çocuk kitabı aklımda… Bir de nasıl eğitici olabilirim hakkındaki yoğun düşüncelerim… Yok sevmedim bu geri gidişlerimi… Neredeyse tam altı yılımın yoğun düşünceler, uğraşlar içindeki anımsamazlığımı…
Bitiyor mu o yoğun yıllardan sonra sorumluluğunuz? Asla. Bebeğiniz olacağı söylendiği andan itibaren başlayan o anlatılamaz duygu, sanırım gözler yumuluncaya dek sürmekte. Çünkü çocuğu annenin canından bir parça olarak doğmakta. Dokuz ay ve fazlasıyla oluşmuş bir bütünlük bu. Canı, canınız. Böyle bir şey işte… Garip bir olgu. Ya da ben hep öyle duyumsamaktayım.
Rüzgar Kaan‘la ilk karşılaşmamız ve kucağıma aldığımda içimin titremesi ve hatta anlatılamaz duygular içinde olmam da bunun bir uzantısı olmalı. Belki annelik içgüdüsünün verdiği duygunun uzanımıdır. Biz kadınlara özgü durumlar. Hele onun o minyatür ağzıyla emmeye çabalaması, görülmeye değer. “Doğdun, yaşama tutunmaya çabala” komut bu. İki emip yorulması ve o minik çenenin durağanlığı. Billur gibi bir ten ve altında henüz saydam gibi görülen altı. Bakmak, görmek için açılan yumuk gözler. Anne karnındaki suyun içinde hareket ediyormuşçasına yüzer gibi el kol hareketleri… Daha neler neler ilgimi çekiyor? Ben bunları düşünecek, izleyecek zaman bulamamış mıyım? Yoksa doğal mı gelmiş? Geçen yılların verdiği yaş olgunluğu önemsememi artırmış olabilir mi? Eh! Süt vermek için uğraşan ben olmayınca, artan zaman bunları düşünmeme olanak veriyor sanırım.
Şimdi artık Rüzgar Kaan‘ın ne kadar süre aralıklarla ne kadar emdiği, tuvalet çıkarımı, ayda aldığı kilo, kaşını gözünü oynatmasını izlemek bizlerin en önemli görevi olacak. İlginç olan onlarca kez yaşanan bu olguları “Aaaa?” diye karşılayacak olmamız. Bugün kızımla konuşurken “Büyüdü mü?” gibi soru yöneltecekken sustum. Daha dün gördün, ne bekliyorsun? BilmeEemmm…
Yaşam, dünyaya gelindiği an nefes alabilmek için verilen mücadeleyle başlayan ve yine nefes sayılarıyla süregiden bir aralık. Sevgili Rüzgar Kaan torunum, dilerim sağlıklı, başarılı bir yaşamın olur. Ve sevgili hocamın o çok hoşuma giden cümlesi senin için de gerçek olsun “Uzun ve mutlu yaşa“.
Dünyaya ve ailemize hoş geldin Rüzgar Kaan.
